21 Ocak 2018 Pazar

Salzburg Seyahati


Hafif yağmurlu bir pazar günü sabahı Münih’te kalmış olduğumuz Mercure Hotel’den ayrılıp Flixbus’un saat 10:25 otobüsüne binmek üzere Mozart’ın şehri Salzburg’a doğru yola çıktık. Yolculuğumuz yaklaşık 2 saat sürecekti ve Avrupa’daki tüm otobüs şirketlerinde olduğu gibi dakik bir şekilde Salzburg’a ulaşacaktık.
Salzburg 150.000’lik nüfusuyla Avusturya’nın 4.büyük şehri. Adını buranın ilk sakinlerinin hayatlarını kazandıkları zengin tuz yataklarından almış. Kent aynı zamanda Mozart’ın doğum yeri. Şehri tarihi merkezi 1996 yılında UNESCO tarafından dünya mirası listesine alınarak korunmaya başlamış.
Salzburg’da da hava aynı Münih’teki gibi yağmurluydu. Otelimiz otobüsten indiğimiz yere çok yakın olduğundan dolayı yaklaşık 10 dakikalık bir yürüyüşle Mercure Hotel Kapuzinerberg’e ulaştık. Ancak odamızın henüz hazır olmadığını 15 gibi gelmemiz gerektiğini belirtip bizi gönderdiler.
Biz de Slazburg’un, ortasından nehir geçen şehir merkezine gidip karnımızı doyurmaya karar verdik. Yaklaşık 15 dakikalık bir yürüyüşten sonra şehir merkezine ulaştık. Burada karşımıza ilk olarak  Mirabell Sarayı ve bahçeleri çıktı.

Salzburg’un bir parçası olan Mirabell Sarayı 1606 yılında inşa edilmiştir. Yaklaşık 100 yıl sonra ise yapı barok tarzda tekrar inşa edilerek bugünkü halini almış.


Mirabell Sarayından batıya doğru ilerleyince karşınıza Salzburg şehrini 2’ye bölen Salzach nehri çıkıyor. Nehrin 2 kenarında da ağaçların arasında yürüyüş ve bisiklet yolları bulunuyor. Tüm gün boyunca bisiklete binen ve yürüyen insanlar var. Gördüğüm kadarıyla tüm şehirleriyle, doğasıyla ve çevresiyle birlikte Avusturya inanılmaz dingin ve huzurlu bir ülke.



Salzach nehrinin üzerindeki köprüden geçerek tarihi eski şehire ulaşıyoruz. Ne yiyebiliriz diye bakınırken aklımıza Foursquare’a bakmak geliyor. Bize en yakın noktada Burgerista adlı hamburgerciyi önermişler. İçerisi gerçekten çok güzel ve samimi bir mekan. Handmade hamburgerler, sınırsız içecek ve bir sürü sos ile hem lezzetli hem de gayet ucuz bir mekan. Hepimiz çok keyif alıyoruz ortamdan ve yediklerimizden.


Burgerista’dan çıkıp eski şehri dolaşarak yukarıda görünen Hohensalzburg kalesine doğru çıkmaya karar veriyoruz. Şehrin tarihi sokaklarında ilerlerken karşımıza ilk olarak 1703 yılından beri faaliyette olan Cafe Tomaselli çıkıyor. Tomaselli’nin hemen karşısında bulunan Cafe Konditorei Fürst’te oturup kahvelerimizi içiyor ve dondurmamızı yiyoruz. Sonrasında ise yolumuza devam ediyoruz.



Hemen ileride Salzburg’un en önemli meydanı olan Residenzplatz adlı meydana ulaşıyoruz. Salzburg katedrali, Başpiskopos sarayı ve hükümet konağı bu meydanda yer alıyor. Meydanda ayrıca turistlerin ilgi odağı olan Residenzbrunnen adlı bir de çeşme bulunuyor.



Rezidenzplatz meydanından yukarı Hohensalzburg kalesine doğru tarihi sokaklardan yürümeye devam ediyoruz, kapitelplatz meydanını geçiyoruz ve ileride ara sokakta karşımıza kaleye çıkan bir feniküler çıkıyor ama yanlış hatırlamıyorsam 8-9 euro’luk fiyatıyla pahalı geldiği için yürümeye devam ediyoruz, ama artık yol epeyce dik ve yürümesi oldukça yorucu. Son bir gayretle kalenin girişine kadar gelebiliyoruz ama buradaki giriş de kişi başı 11 euro gibi bir fiyat olduğundan buraya da girmekten vazgeçiyoruz, sadece tepeden Salzburg şehrinin fotoğraflarını çekip şehre geri dönüyoruz. Yolda fenikülerin hemen yanı başında karşımıza çıkan Petersfriedhof mezarlığı dikkatimizi çekiyor, mezarlar küçük ve çiçek dolu olduğu için bir bahçe gibi görünüyor. İçeride bir süre dolaştıktan sonra artık yorulmuş bir şekilde Residenzplatz’da oturup dinleniyoruz bir süre.
Sonrasında meydanın hemen ilerisinde Mozartplatz’a geçiyoruz. Bu meydanda Mozart’ın heykeli var. Bize denk gelmedi ancak yaz-kış bu meydanda çeşitli etkinlikler düzenleniyormuş, kışın buz pisti kuruluyormuş.

Buradan sonra akşam yemeğimizi yiyip sonrada otelimize dönmek üzere yola koyuluyoruz. Salzach nehri üzerindeki köprüden karşı kıyıya geçiyor ve akşam yemeği için bir yer arıyoruz. Otele doğru giderken ara sokakların birinde Ristorante Pizzeria Beccofino adlı bir İtalyan restoranı denk geliyor. İşin garip tarafı Salzburg’da belli bir saatten sonra açık bir yerler bulmak imkansız hale geliyor, şansımıza burası daha geç vakitte kapatıyormuş da aç kalmaktan kurtuluyoruz. Çalışanları sıcakkanlı ve yemekleri ise oldukça lezzetli. Kaldırıma kurduğu masalarında oturuyor ve yemeklerimizi sipariş ediyoruz. Domates çorbası, pizzaları, makarnaları, vs. nefis, İtalya’dakilerden bile daha lezzetli, fiyatlar ise oldukça makul seviyede. Yemeklerimizi yedikten sonra tüm gün dışarıda olmanın verdiği yorgunlukla otele kendimizi atıyoruz.



Ertesi gün sabah kalktıktan sonra kahvaltımızı yapmak üzere Salzach nehri kenarındaki Cafe am Kai’ye gidiyoruz. Öncelikle nehir kenarında Salzburg’un sakinliği ve huzuru içerisinde kahvaltımızı yapıyoruz. Bugünkü planımız eski şehir dışındaki kentin görülecek yerlerini yürüyüş yaparak görmek.



Eski şehrin içindeki tünelden geçerek Schloss Leopoldskron’a doğru yürüyoruz. Şehrin sessiz ve sakin sakin yerleşim bölgelerinden geçtikten sonra Leopoldskron’a ulaşıyoruz. Sessiz ve sakin bir park ve kocaman bir göleti var. Yanı başında Salzburg’luların yazları havuza girip yüzüp eğlenebilecekleri ve vakit geçirebilecekleri bir kulüp var. Kulübün gölet tarafında ise küçük bir kafe vardı. Bir süre kafede oturup kahvelerimizi içip dinlendikten sonra tekrar eski şehir merkezine doğru yöneldik. Açıkçası eski şehir merkezi ve nehir çevresinden başka yapılacak pek bir şey yoktu.
Öğlen yemeğimizi yine Burgerista’da yedikten sonra eski şehrin sokaklarında ve nehir kenarında dolaşarak vakit geçirdik.



Akşam yemeğimiz yine Beccofino’da yedikten sonra ertesi sabah Münih’e dönüp uçakla evimize gitmek üzere otelimize gittik.

Salzburg konusunda fikrim şehri gezmek için 1 gün kesinlikle yetiyor. Ayrıca şehrin çevresini gezmek isterseniz – Hallstadt gibi – 1 gün de onun için ayırabilirsiniz.







visited 22 states (9.77%)
Buy Douwe's Machine Learning Book

26 Nisan 2017 Çarşamba

Roma Seyahati



Alitalia’nın muhtemelen Türkiye’deki son kampanyası ile almış olduğum İstanbul-Roma bileti ile İtalya’yı da görme şansı yakalamış olduk. Özellikle hayranı olduğumuz İtalyan yemeklerini yerinde yeme fırsatı yakaladığımız için daha bir heyecanlıydık. Biletleri erken aldığımız için yine çok uygun fiyata alabildik. Ancak 2-3 ay kala Alitalia’dan uçuşumuz iptal edildiği ve başka bir uçuşla değiştirebileceğimizi bildiren bir mail alınca açıkçası şok olduk. Aynı zamanda yurtiçi aktarma biletlerimiz de tamamdı ama saatler ve tarih değişirse bunlar da yanabilecekti. Neyse ki biraz uğraştıktan sonra Alitalia ile istediğimiz tarihlere biletleri değiştirdik, THY de yurtiçi için başta problem yaratmış olsa da onlar da ücretsiz olarak biletlerimizi değiştirdiler.

Gezgin olduğu çocukluğundan belli...

Alitalia gün içerisindeki tüm uçuşlarını iptal etmişti, sadece sabah 5’te tek uçuş bırakmıştı, bu da bizim için Adana’dan İstanbul’a gelip geceyi havaalanında geçirmemiz demekti.

Gece Adana’dan İstanbul’a gelip Atatürk havalimanında Alitalia kontuarın açılmasını bekledik. Uçuş kartlarımızı almak için sıraya girdiğimizde nedendir bilinmez biletlerimiz sistemde görünmüyordu. Bayağı bir uğraştan sonra ve neredeyse son dakika diyebileceğim bir saatte uçuş kartlarımızı verdiler ve bizi uçağa aldılar.
Roma Fuimicino havalimanına inip pasaport kontrolden geçtikten sonra Leonardo Express tren ile kişi başı 14 Euro’ya Roma Termini’ye ulaştık. Otobüs muhtemelen daha ucuza gidiyordu ancak ilk anda otobüs olayını çözemediğimiz için muhtemelen yarı yarıya daha ucuz olan otobüsü kullanamadık. Roma Termini’de indikten sonra Piazza Bologna semtindeki otelimize gitmek için metroya geçtik. Otelde bir süre dinlenip yol yorgunluğunu attıktan sonra öğleden sonra tekrar metroya binip şehri gezmek için yollara düştük.

Piazza Del Popolo
Gezimize ‘Rome Travel Guide and Offline City Map’ IOS uygulamasında önceden tespit ettiğimiz popüler yerlere göre belirli bir sıra oluşturarak başladık ve uygulamanın Offline Navigasyonu da olduğu için wi-fi veya internet ihtiyacı olmadan rahatlıkla kaybolmadan gezdik. İlk olarak, muhtemelen Roma’ya gidenlerin ilk uğrak noktası olan Piazza Del Popolo’da başladık dolaşmaya. 

Piazza Del Popolo
Adını Neron’un ortada gezinen hayaletinden kurtulmak için 1472 yılında yaptırılan Santa Maria del Popolo bazilikasından alan meydan ‘Halk meydanı’ anlamına geliyor. Meydanın ortasında M.Ö. 13 yy dönemine ait olan Roma’nın en büyük obeliski ve bunun çevresinde ise Fontana Dei Leoni bulunuyor. Neptün Çeşmesi ve Obelisk çeşmesi de meydanı süslüyor. Meydanın karşı tarafında ise Roma’nın en ünlü caddesi olan Via Del Corso bulunuyor. Via del Corso’yu karşınıza aldığınızda sağ tarafta Fontana del Nettuno ve Fontana della Dea Di Roma, Pincio Tepesi ve Villa Borghese bulunuyor.

Via Della Croce


Popolo meydanından sonra Via Del Corso yönünde yürümeye başladık. Acıktığımız için kendimize bir restoran ararken Del Corso üzerindeki bir ara sokakta Gusto adlı restoranı gördük. İlk pizzamızı ve makarnamızı burada yedik. Hemen karşı tarafında bulunan Il Vero Alfredo (Gerçek Alfredo) adlı restoranı da fettuccine Alfredo severler için tavsiye etmek isterim, muhtemelen bu konuda Roma’daki en doğru adres.
Yemeğimizi yiyip dinlendikten sonra sıra tatlılara gelmişti. Yine Roma’nın konusunda en popüler yerlerinden biri olan Pompi Tiramisu hemen karşı taraftaki sokaktaydı (Via Della Croce ). İnsanlar tiramisularını alıp sokağın bir köşesinde yere çökerek veya ayakta tatlılarını yiyorlardı. Biz de tatlılarımızı alıp bir mağazanın vitrininin önüne çöktük.


Via Della Croce Sokağının köşesinden sağa dönünce İspanyol merdivenlerinin olduğu Piazza Di Spagna karşılıyor bizi. Ancak İspanyol merdivenleri bakımda olduğu için kapatılmıştı. Francesco de Sanctis tarafından tasarımlanmış ve 1725 yılında açılmış olan merdivenler, Trinita dei Monti kilisesine çıkan toplamında 135 basamaklı Avrupa’nın en geniş merdivenleridir. İspanyol merdivenlerinin hemen başında ise Barcaccia çeşmesi bulunur. Meydanda neredeyse sürekli bir kalabalık var. Merdivenlere de çıkamadığımız için pek bir şey anlamadık aslında.


Trevi Çeşmesi
Roma’nın turistik ara sokaklarında yürümek gerçekten keyifliydi. İspanyol merdivenlerinden sonraki hedefimiz ise ‘Aşk Çeşmesi’ olarak bilinen ve Roma’daki birçok çeşmenin en ünlüsü Fontana Di Trevi’ydi. Gelen ziyaretçilerin dilek dileyip para attığı havuz turistlerin en çok ilgi gösterdiği yerlerden birisi, o yüzden pek boş bulmak imkansız. İnanışa göre dileğinizin gerçekleşmesi için dileğinizi diledikten sonra parayı sağ elinizle tutup sol omuzunuzun üzerinden havuza atmanız gerekiyor. Havuza atılan paralar yılın belli dönemlerinde toplanıyor ve yardıma muhtaçlara ulaştırılıyor. 2016 yılında toplanan para 1,4 Milyon Euro olmuş ki bu Roma’daki saray müzelerinin topladığı paradan 1,1 Milyon Euro daha fazlaymış.
Trevi çeşmesinden sonra yürüyerek Roma Termini’ye döndük ve oradan metro ile otelimize ulaştık. Bologna semtinde akşam yemeği için kendimize çevrede en fazla tavsiye edilen restoranlardan biri olan ‘I Magnificio’ adlı restoranı bulduk. Keyifli bir İtalyan akşamında yemeğimizi yedikten sonra otelimize döndük.


2. gün için planımız gezimize Kolezyum’dan başlamaktı. MS 80 yılında inşa edilmiş olan Kolezyum, 50 bin kişilik bir gladyatörlerin vahşi hayvanlar ve birbirleri ile dövüştürüldüğü bir amfitiyatro olarak inşa edilmiş. Yıllar içerisinde depremler ve doğal afetlerden dolayı oldukça zarar görmüş. Kolezyum’un yanıbaşında ise MS 4.yy’da inşa edilmiş olan Arc Di Constantino ( Constantino Takı ) yer alıyor. İlk hristiyan imparator Constantino’nun imparator Maxentius’a karşı kazandığı zafere adanmış.



Kolezyum’un hemen karşı tarafında eski Roma imparatorluğu bulunduğu ve yönetildiği merkez olan Roman Forum bulunuyor. İçerisinde pek çok tapınak ve tarihi kalıntılar bulunan bölgenin en güzel eserlerden biri ise hemen girişte bulunan Titus Kemeri ve sonrasındaki Septimus Severus Kemeri. Eğer içeri girmez ve Kolezyum’un önündeki caddeden devam ederseniz Roman Forum’unu tepeden görebileceğiniz ve fotoğrafını çekebileceğiniz İmparator Sezar’ın heykelinin bulunduğu küçük bir parka ulaşıyorsunuz. Biz de bu şekilde yolumuza devam edip burada bir süre dinlenip soluklandık.



Roman Forum’undan hemen yanı başında ise Roma’nın en güzel yerlerinden biri olan Piazza Venezia’ya var. Burada kentin en görkemli yapılarından biri olan Il Vittoriano‘yu görebilirsiniz. Yapım çalışmaları 1885’ten 1911 yılına kadar süren ve İtalyan birliğini kutlamak üzere inşa edilerek, yeni ulusun ilk kralına adanan Vittoriano, aynı zamanda Altare della Patria‘yı yani İtalya’nın 1. Dünya Savaşı Meçhul Asker Anıtı’nı da kapsar. Merdivenlerinden yukarı çıktıktan sonra neredeyse tüm Roma ayaklarınızın altında yer alıyor.


II. Vittoriano’nun hemen karşısında ise şehrin en ünlü alışveriş caddelerinden biri olan Via Del Corso uzanıyor. Biz de II. Vittoriano’yı gezdikten sonra Via Del Corso üzerinden Piazza Del Popolo’ya doğru devam ettik. Yol üzerinde muhteşem mimarisi ile ‘Basilica dei Santi Ambrogie e Carlo al Corso’ çıktı karşımıza. Burayı da mutlaka girip görmenizi tavsiye ederim.


Yemek yemek için tekrar Via Della Croce sokağına yöneldik. Buradaki hedefimiz sokağın sonunda yer alan Pastificio adlı makarnacıdan makarnalarımızı alıp bir köşede yemekti. Son derece salaş bir yer olan Pastificio’da makarnaları kilo ile satıyorlar ve muhtemelen konusunda Roma’daki en ucuz mekanlardan birisi. Makarnayı plastik kaplara koyup yine plastik çatal-bıçak veriyorlar yanında, siz de bir köşede oturup bunları afiyetle yiyorsunuz. Makarnalar hemen gözünüzün önünde açılıyor ve pişiriliyor. İsterseniz pakette satılan makarnaları alıp götürebilirsiniz. 3,5-4 Euro’ya işlem tamam.

Makarnalarımızı yedikten sonra Pastificio’nun hemen yan tarafında yer alan Salsamenteria-F.lli Fabbi adlı şarküteri dikkatimi çekti. İnsanlar içeride sıraya girmiş sandviç yaptırıyorlardı kendilerine. Bir süre nasıl yaptıklarını izledikten sonra ben de almaya karar verdim. Sistem şöyle işleyor : ‘Tezgahta bulunan peynir, jambon, vs çeşitlerinin istediğinizden istediğiniz kadar dilimletiyorsunuz, 3-4 dilim yeterli oluyor genellikle. Sonra ekmeğinizi seçiyorsunuz, hemen yan tarafta bulunan soslardan da ekmeğin arasına sürdürüp afiyetle yiyorsunuz. Tezgah arkasında duran elemanlar da size yardımcı oluyorlar, ne de olsa yabancılara alışmışlar. Ne kadar fiyat ödeyeceğiniz ekmeğin arasına koyduracağınız malzemeye bağlı.’



İlk gün çıkmadığımız Pincio Tepesi ve Villa Borghese’yi gezmek için sandviçimizi yedikten sonra hemen yakınımızda olan Popola Meydanına doğru yöneldik.. Bayağı dik merdivenler ve yürüme yolundan sonra Pincio tepesine ulaştık. Pincio tepesi ağaçlar içerisinde geniş bir park ve Popolo Meydanını tam tepeden görüyor. Popolo meydanının muhteşem fotoğraflarını çekmek için buraya mutlaka çıkmanızı öneririm, özellikle sabah ve öğlen vakti çıkmakta fayda var, çünkü öğleden sonra güneş karşıdan vurduğu için çekimi bozuyor. Parkı gezmek içinse elektrikli mini bir tren var, ayrıca bisiklette kiralayabilirsiniz eğer isterseniz.

Giolitti
Bu kadar gezip yorulduktan sonra dondurma yememek olmazdı. O yüzden bir sonraki hedefimiz Roma’nın en ünlü el yapımı dondurmacısı olan Giolitti’ydi. Roma dondurmaları genel anlamda ünlü, çok da ucuz değiller. Yalnız dondurmalarda da yapımı ve fabrikasyon üretimler var. Bu yüzden el yapımı dondurma yemek istiyorsanız kapısında ‘Gelato Artigianale’ yazmasına dikkat etmelisiniz. Giolitti 1900 yılından beri faaliyette olan kalabalık bir dondurmacı. İstediğiniz büyüklüğe ve çeşide göre fiyatını önce kasadan ödeyip fişinizi alıyorsunuz. Sonrasında da fişi görevliye verip istediğiniz çeşitteki dondurmalardan alıyorsunuz. O kadar çok çeşit var ki kafanızın karışmaması için önceden tespit edip fişinizi ona göre görevliye vermenizde fayda var. Giolitti’den sonra yine sokak aralarında yürüyerek metro durağına oradan da Bologna semtindeki otelimize döndük. Böylece 2.günkü gezimizi de tamamlamış olduk.

Aslan Terbiyecisi
Kaldığımız yer daha çok İtalyanların olduğu bir semtti ve burada en çok hoşumuza giden şey öğleden sonra hava serinleyince İtalyanların yaşlısı genci sokağa dökülüyor, giyinmişler, süslenmişler, ya yol üzerindeki kafelerde oturup sohbet ediyorlar ya da yürüyüş yapıyor, yolda tanıdıklar karşılaştıklarında ayak üstü sohbetler, laf atmalar, şakalaşmalar. İstisnasız her gün görebilirsiniz bu kalabalığı cadde üzerinde.

3.gün önceki günlere nazaran biraz daha erken kalkıp yollara düştük. Bugünkü planımız Vatikan’ı gezmekti ve çok kalabalığa kalmak istemiyorduk. Metro ile Vatikan’a gitmek için kırmızı hatta binip Ottaviano istasyonunda indik ve yaklaşık 20 dk’lık bir yürüyüşle Vatican City’e ulaştık. Ancak Roma Termini’den otobüsler de kalkıyormuş, eğer yürüyüş mesafeniz daha kısa olsun istiyorsanız otobüsleri de tercih edebilirsiniz.
Vatican çevresi gördüğüm kadarıyla Roma’nın en nezih yerleri arasında yer alıyor ve eğer bir daha roma gidersem mutlaka bu çevrede kalmak isterim. Özellikle Vatican City’e giden Via Cola di Rienzo ve Via Leone IV caddelerini çok sevdik.


San Pietro Meydanı’na ulaştığımızda korktuğumuz başımıza gelmişti. İçeri girebilmek için yaklaşık 1 saat kuyrukta bekledik, X-Ray cihazları ile yapılan güvenlik kontrolünden sonra artık diğer taraftaydık. Öncelikle gideceğimiz yer hem dünyanın en büyük Katolik kilisesi hem de 60 bin kişilik kapasitesi ile de dünyanın en büyük kilisesi olan San Pietro (Aziz Petrus) Bazilikası’ydı. Aziz Petrus Bazilikası, İsa’nın havarilerinden olan Petrus’un gömülü olduğuna inanılan yerde 1506 ile 1626 yılları arasında inşa edilmiş. Mimarları arasında Michelangelo ve Bernini de bulunuyor.

Mickey Vatikan'da

Bazilikanın en önemli eserleri Michelangelo’nun İsa’nın cansız bedeninin Meryem’in kollarında yattığı heykeli La Pieta (girişte sağda) , Bernini’nin Aziz Petrus’un mezarının tam üstüne inşa ettiği söylenilen 4 kolon ve 1 tavandan oluşan 20 mt yüksekliğindeki baldachin’i ve Rafael odaları olarak bilinen ve Rafael ve arkadaşları tarafından 1500’lü yılların başında tamamlanmış olan odalar. Aslında Vatikan’ı daha iyi anlayabilmek için okuyup araştırdıktan sonra gitmekte fayda var. Aziz Petrus Bazilikasından sonra kapıda satılan randevu saatli biletten aldıktan sonra Vatikan müzeleri ve Sistine Şapeline geçtik.
İnternet üzerinden de randevulu bilet alabiliyorsunuz, ayrıca eğer bütçeniz müsaitse rehberli turları tercih etmek de eserler hakkında bilgi almak için önemli. Biletlerinizi Vatikan’ın resmi web sitesinden de alabilirsiniz. Bu arada uyarmak isterim, randevusuz giderseniz eğer saatlerce kuyrukta bekleyebilirsiniz. Belli bir güzergah takip ederek hem müzeyi hem de Sistine şapelini gezebilirsiniz. Özellikle şapelin duvarlarında dönemin birçok ünlü sanatçısının eserleri bulunuyor. Bunların en önemlileri ise Michelangelo’nun ‘Adem’in Yaratılışı’ ve ‘Kıyamet Günü‘ eserlerinin bulunduğu sahneler. Müzenin ve şapelin bulunduğu binanın yan tarafında ise Vatikan bahçeleri var. İçerisinde bahçe ve park bulunuyor ve komiktir ki bu bahçeler dünyanın en küçük ülkesinin yüzölçümünün yarısını kaplıyor.

Vatikan da son kalan yapı Castel Sant’ Angelo. Fatih Sultan Mehmet’in oğlu Cem Sultan’ın da bir süre sürgünde tutulduğu yer olan kale MS 136 yılında inşa edilmiş. Vatikan Sarayına kadar uzanan gizli geçitleri olan ve tehlike anında papanın kaçmasına yardımcı olmak için inşa edildiği söylenen kale ortaçağda bir dönem hapishane olarak da kullanılmış.


Müzeyi ve Sistine Şapelini de gezdikten sonra oldukça yorulmuş bir şekilde yemek yemek için biraz önce bahsettiğim Via Leone IV caddesi üzerinde bir restorana girdik. Yemekten sonra Vatikan çevresindeki sokaklarda dolaşırken Hintlilerin sattığı magnetler ve anahtarlıkların olduğu tezgahlara denk geldik. Vatikan’da tanesi 3 Euro’ya satılan hediyelik eşyalar buralarda tanesi 1 Euro. Bir süre ara sokaklarda dolaştıktan sonra otelimize dönmek üzere yine geldiğimiz yoldan metro istasyonuna yürüdük.


Akşam otelin yakınında bulunan Mizzica adlı pastaneye geçip tatlılarımızı yedikten sonra günü tamamladık. Aslında gün içerisinde bu kadar fazla gezip akşama kadar yorulduğunuz için geceleri otelden pek çıkmak istemiyorsunuz.




4. ve son günümüzde ise listemizde olan ancak henüz gezemediğimiz bazı yerleri gezecektik. Sabah kalkıp Mizzica’da kahvaltımızı yaptıktan sonra düştük yollara. Son günümüze Roma’nın en güzel semt pazarlarından biri olan Campo de’ Fiori ile başladık. Oldukça renkli bir Pazar olan Campo de’ Fiori’de gezmekten zevk aldık. Ayrıca hemen yanı başında bulunan ünlü bir fırın olan (pizzacı-sandviççi-pastacı) Forno Campo de’ Fiori’de ayaküstü sandviç ve pizzalarından yedik. Özellikle biscottileri süper.


Buradan sonra şehri dolaşmaya devam ettik ve bir kez daha II Vittoriano’ya uğrayıp Via Del Corso üzerinden yürüdük. Gezerken cadde üzerindeki sokaklardan birindeki kalabalık dikkatimizi çekti ve biz de kalabalığı takip etik ki karşımıza muhteşem tasarımı ve mimarisi ile yine bir kilise çıktı. Piazza S.Ignazio meydanındaki kilise, adını bilmiyorum ancak yine muhteşem eserler var içerisinde. Burada bir süre dinlendikten ve fotoğraf çektikten sonra yolumuza devam ettik.


Trevi çeşmesine bir kez daha uğradık ve hep beraber birkaç fotoğraf daha çektik. Bu arada karnımız acıkmış olacak ki foursquare’den bulduğumuz ve muhtemelen Türkler arasında bayağı popüler olan Cantina E Cuccina adlı restorana doğru yöneldik. Gerçekten tavsiye edildiği kadar güzel bir yer bence. Ortamıyla ve garsonların sıcak tavırları ile ününü haketmiş, fiyatları da gayet uygun görünüyordu. Önden ilk defa yiyeceğimiz kızarmış enginar söyledik ki ilk defa yiyeceğimiz bir yemek olacak. Ancak yedikten sonra tadı damağımızda kaldı, sonrasında ise biftek söyledik Roma’daki son günümüzde bayağı keyifli bir yemek yemiş olduk. Yemeklerimizi yedikten sonra üzerine dondurma yemek için bu sefer Frigidarium adlı Roma’nın 2.popüler dondurmacısına doğru yöneldik. Oldukça küçük bir dükkan olan Frigidarium önünde bayağı bir kuyruk vardı. Sıramızı bekleyip dondurmamızı aldık ve dükkanın hemen önündeki bankta oturup dondurmamızı yedikten sonra Piazzo Navona meydanına doğru yola koyulduk.
Piazzo Navona dünyanın ilk meydanı olma özelliğine sahip. İlk girdiğiniz andan itibaren büyülü bir atmosfere sahip. Bu atmosferden o kadar etkilendik ve hoşumuza gitti ki açıkçası ayrılmak istemedik.. Meğer en güzel meydanı en sona saklamışız. Navono meydanı yaklaşık 2000 yıl önce inşa edilen ve 30 bin kişi kapasiteli Domitian Stadyumunun üzerinde yer alıyor. Etrafındaki binaların çoğunluğu ise 16-17. yy’da inşa edilmiş. Meydanda Fontana dei Quattro Fiumi ( Dört Nehir Çeşmesi) ve Fontano Del Nettuno ( Neptün Çeşmesi ) yer alıyor. Bernini tarafından tasarlanan Dört Nehir Çeşmesinde her bir heykel bir kıtayı temsil ediyor ( Amerika, Afrika, Asya ve Avrupa )

Buradan sonra Pantheon’a geçtik. ‘Tüm Tanrıların Tapınağı’ anlamına gelen Pantheon, MS 2.yy’da yapılmış ve günümüze kadar en iyi korunmuş yapılardan biri özelliğini taşıyor. Ayrıca altında destek olmadan inşa edilmiş en büyük kubbeli ilk yapılardan. Başlangıçta Roma tapınağı olarak inşa edilen yapı daha sonraları katolik kilisesine dönüştürülmüş. Kubbe, dev göz adını verdikleri yerden yüksekliği ile çapı aynı olan cam bir kubbeden oluşuyor ve ortası açık. Döneminin tam bir mühendislik ve mimarlık harikası olarak yapılan tapınakta italyan sanatçı  Raphael ve bazı roma imparatorlarının lahitleri de bulunuyor.

Pantheon

Pantheon’dan sonra Roma Termini’ye yürüyerek gitmeye karar verdik ancak oldukça dik bir yokuş tırmanmak zorunda kaldık ve bu bizi oldukça yordu. Yolumuzun üzerinde karşımıza Palazzo Del Espizioni çıktı. Buradan Piazza Della Republica’ya doğru devam ettik. Meydana geldiğimizde Dubai’den tanıdığımız Eataly adlı restoranı görünce akşam yemeğimizi yemek için içeri girdik. (Bu arada Dubai’deki daha keyifliydi)
Sonrasında ise Roma Termini’ye gidip son gecemizi geçirmek üzere otelimize gittik. Ertesi sabah erkenden otobüs ile Floransa’ya doğru yola koyulacağız.



visited 22 states (9.77%)
Buy Douwe's Machine Learning Book